Güven kalmadı güvene!

dursunbey aslı toprak

İnsanların birbirleriyle münasebetlerinde; karşılıklı ilişki ve arkadaşlıklarındaki huzuru ve emniyeti tesis eden olgunun adına güven denilmektedir. Asıl itibariyle karşımızdaki muhataplarımızdan emin olma duygusu, bir şeye inanma ve birine samimiyetle bağlanma olarak da ifade edilebilir.

Asıl itibariyle toplumda bireylerin birbirlerine karşı söz ve davranışlarıyla doğruluktan ve dürüstlükten ayrılmadan toplum huzurunu ve sosyal adaleti ayakta tutmaya çalışması olarak da ifade edebiliriz. Gerçekten çok zordur bireylerin karşısındakine güven duymasını sağlamak. Kendi aleyhine bile olsa doğruyu savunup söyleyecek insanları günümüzde bulmak gerçekten zordur. Ucunda ölüm olsa bile; Allah rızası için veya kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak adına dürüst davranmayı şiar edinenleri bulmak her geçen gün imkânsıza doğru gidiyor.

Ne yalan söyleyeyim. Güven deyince aklıma; tamam olur, yaparım, yapalım, geleceğim, vereceğim vs diye’ söz verince, sözün gereğini yerine getiren insanlar bulmak geliyor insanın aklına. Yine tehlike anında sizi koruyup kollayacak ve kendisinden de asla zarar gelmeyecek insanlar geliyor.

Çocuklukta başlanır bu beklentilere karşılık bulma istekleri. Öncelikle ailede babaya duyulan güvenle başlar. Çünkü çocuklar için baba en güçlüdür ve onu hep korur her tehlikeden. Hep onun iyiliğini düşünür. Anne de öyledir ancak babanın fiziksel gücü, çocuk aklıyla babaya daha çok güvenmeyi sağlar. Zamanla bu terazi eşitlenir veya onların söylediklerini yapıp yapmamaları, iyi örnek olup olmamaları gibi davranışları neticesinde bu güven kaybolabilir.

Birde aileden çevreye yayılarak genişleyen çember içinde; akrabalara, arkadaşlara ve komşulara güvenme olayı vardır. Her zaman yanında olduğunu bileceğin, her şeyini gözü kapalı emanet edebileceğin kişileri bulabilmek ister insan. Ama maalesef en yakınlarından yer insan tokadı çoğu zaman. Babası ölen yetimin çalışıp biriktirdiği parasını, ben askerdeyken bana gönder diye teslim ettiğinde tek kuruş bile göndermeden yemesi buna çok güzel örnek olabilir. Yine ‘ben sana bakarım baba. Sen ne yapacaksın bu yaşta tarlayı, bağı bahçeyi’ demesine güvenerek evladına bağ bağışlayan babaya, evladın bağı aldıktan sonra bir salkım üzüm bile yedirmemesi yine güzel bir örnek olabilir.

Meselenin başka bir yönüne gelelim. Çarşı ortasında adam karısını tekme tokat öldüresiye dövüyor, bir diğeri kocasının zulmüne dayanamadığı için boşanmak istediğini söyledi diye on yedi yerinden bıçaklanıyor. Köy kahvesinde 25- 30 kişinin içinde kavga oluyor, tabanca çekiliyor. Biraz daha ileri gidelim gündüz gözüne köy kahvesinde adam öldürülüyor. Kimse görmüyor. Görenler görmez olunca; mazlum uğradığı zulümle baş başa kalıyor. Kötüye pirim tanınıyor.

Bir yere idareci seçilecek; güvenilir, hakkı hukuku ve kamu malını cebine atıp yemeden iş yapacak aday bulmak zor. Zaten öyleleri aday olmuyor. Aday olsa da; bozuk düzenin devamı için, ‘olmaz işler olur olsun, olur işler zaten olur’ düşüncesiyle olsa gerek; idareciliği hakkıyla yapacak olanlar kazanamaz.

Osmanlı döneminde Cuma günü sarraf dükkânlarının bile açık bırakılıp cumaya gidildiğini, cami önlerindeki yardım kâselerine ihtiyaç sahiplerinin çekinmeden sıkılmadan ihtiyacı kadar yiyecek ve giyeceğini karşılasın diye bırakılan altın sikke veya paralardan fakirlerin sadece ihtiyacı kadar aldığını düşünürsek, sanırım güven duygusunun önemini anlamış oluruz.

Ya da muhtar olmadan önce küflü tütünü borcuyla alarak sarıp içerken, muhtar olduktan sonra günlük 2- 3 paket Parlement sigarayı nasıl alıp içtiğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok sanırım. Bazı köy ve mezralarda muhtar adaylarının seçimler öncesi dağıttıkları nevale veya paranın nerden çıkacağını da tahmin etmek için yine müneccim olmak gerekmez.

Geçen internette İngiliz yargıçların maaşı olmadığı ve ihtiyaçları kadar kullanabildikleri çek defterlerinin olduğunu anımsatan bir ibretlik hikâye okumuştum. Hikâye aynen şöyle:

‘İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hâkimlerine o kadar güveniyor yani. Bir gün hâkimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyecekleri söyleyip, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden ÖDEYIN!  Cevabı gelmiş.

Bankada yeteri kadar para olmadığı için yarın gel demişler. Ertesi gün bu para kendisine verilebilmiş. Aradan birkaç gün geçince hâkim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek
istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığı’nı aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hâkime hareketinin sebebini sormuşlar. Hâkim “Kraliçenin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hâkim azledilmiş. Adalet bakanlığı hâkime gönderdiği yazıda görevden alınma gerekçesini şöyle açıklamış: “Kraliçe hükümetinin saygın bir hâkimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.”

“Güven” çok ince bir çizgidir. Herkesle iyi geçinmeye çalıştığımız ve güzel ilişkiler kurmaya çalıştığımız hayatta; güven kalbimizin arka kapısını oluşturur. Çelik asma kilitli kapıdan çok az kişi içeriye girebilir. İçeriye giren birinin çıkması durumunda bir daha çok zor açılacak kapının adıdır güven. Güven vermeyen ve bizi aldatanlara karşı da uyanık olup, peygamberin hadisi gereği iki kere kandırılmamalıyız. Bir kere aldatılmak aldatanın suçu, ikinci defa aldanmak ise aldananın suçudur.

Eğer birisi seni aldatmışsa bu onun suçu. Eğer o kişi seni pek çok kere aldatmışsa bu senin suçundur. Peygamberimizin “mümin bir delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz” (Buhârî, Edeb, 83) hadisiyle konuyu nihayete erdirelim.

Sonuç olarak güven; insanlar arasında kâğıttan bir kuledir. Zıttı davranışlarda ortaya konan hiledir. Sosyal ve toplumsal yaşamın zorunlu olduğu insan yaşamında, güven duygusunun yeniden tesisi çok büyük önem teşkil etmektedir. Güven duygusunu tesis etmek ve kâğıttan kulenin yıkılmasını önlemek için öncelikle herkesin kendini düzeltmesi gerekir. Herkes böyle demekten vazgeçip, ben öncelikle kendimi düzeltmeli ve önce ben dürüst olmalıyım diyebilme noktasına gelmeliyiz.

Bir sonraki yazımızla buluşuncaya kadar kalın sağlıcakla…

ağlayan palyaço

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.